Belediyeciliği Yeşil’lendirmek

0
298
KABOTAJ Kurtuluş

Tüm seçmene hitap eden adaylar; kendi siyasi yapılarına uygun olsun olmasın akla gelebilecek en güzel maddeleri arka arkaya sıraladılar. Şanslı ve vicdanlı (ya da şanssız) olanlar şu anda makam odalarında o maddelere bakıyorlardır. Fakat işin böyle yürümediği bir alan var. Adına ne derseniz; yeşil belediyecilik diyelim çevre diyelim, doğa diyelim, iklim değişikliği diyelim…

Bu alan böyle yürüyebilecek bir alan değil. Çünkü yeşil belediyecilik yapmak için, en azından doğaya daha az yük olacak ve onun yükünü omuzlamasına yardımcı olacak belediyecilik yapmak için, belli siyasi tercihler yapmanız ve bu tercihlere bağlı olarak da belli yönetim kalıplarından vazgeçmeniz gerekmekte. Ve daha da önemlisi bu sadece bir alanda kendi kendine yürüyebilecek bir anlayış değil.

‘Araya yeşillik atmak’

Elbette seçim programlarına bu konuyu bu genişlikte yazan aday sayısı çok az. Genel eğilim ulaşım politikası aynı şekilde devam ederken; konut politikası hiç hız kesmezken; şehrin planlaması bu yönde düşünülmezken araya biraz “yeşillik” atmak şeklinde. Bu tabii ki böyle olmaz ve olmayacak da. Belki 30 yıl önce bu düşünülebilirdi. Parklar yapmak; yeşil alanları çoğaltılmak ilerici bir hamle sayılabilirdi. Fakat artık durum çok daha ciddi; süreç çok daha karmaşık halde.

Bakın basit bir istatistik: “Türkiye’de 2017 yılında 598, 2016 yılında 654, 2015 yılında ise 731 meteorolojik afet gözlemlendi. MGM verilerine göre de bahsi geçen bu üç yıl, 1940’lardan beri ülke tarihinde en çok meteorolojik afetin görüldüğü yıllar olarak ön plana çıkıyor. Bu afetlere dair diğer bir çarpıcı veri ise karakteristikleri konusundadır. Son üç yılda Türkiye’deki afetlerin ortalama %80’inden fazlası fırtına, şiddetli yağış/sel ve dolu afeti olarak gerçekleşti.” Durum bu kadar ciddi ve acil.

İklim değişikliği ile mücadele merkezi olarak kentler

Neresinden bakarsak bakalım çok çıplak bir gerçek var: Bu afetlerin nedeni de kentler; yaşandığı yerler de kentler. O zaman 2019 yılında belediyecilik alanında yapılacakların iki ayağı var. Öncelikle bu afetlerin nedeni olmayı kesmeye çalışacak kentleri yönetenler. Yani iklim değişikliği ile mücadelenin merkezi olacaklar. Unutmayalım, iklim krizini derinleştiren salımların %70’i kentlerimizden kaynaklanıyor.

Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre de Dünya çapında en yüksek karbon ayak izi olan 100 kent (İstanbul bu 100 kent arasında 26., Ankara ise 80. sırada) küresel karbon ayak izinin %18’inden sorumlu durumda. Şayet günümüzdeki kentleşme eğilimimizde ve kentlerde tükettiğimiz enerjiyi kullanma pratiklerimizde değişim olmazsa 2050 yılına kadar kentsel enerji kullanımı 2005 seviyesine göre üç kat artacak. Bu artışa bir de fosil yakıt endüstrisine bağlılığımız eşlik ederse iklim krizi katlanarak derinleşecek.

(https://350turkiye.org/kent/) İkinci ayak ise iklim değişikliğinin etkilerine kentleri hazırlamakla sorumlu yöneticilerimiz. Çünkü şu anda dursak bile afetler hemen durmayacak. Yine yaz çok sıcak geçecek; kış bir türlü bitmek bilmeyecek ve biz düzensiz ama sık olacak şekilde sellerle, fırtınalarla karşılaşacağız. 20 yıl önce tropik bir hoşluk olan hortumları daha sık şekilde sahillerimizde göreceğiz.

Şu anda yapılacaklar belli. Azaltım ve uyum. İkinci yazının konusu azaltım, son yazının ise uyum olacak. Çağdaş belediyeciliğin bu iki gereğini kentlerimizde uygulamak için fazla zamanımız kalmadı.